YAZI: BUKET AŞÇI
İslam sanatının sabırla işlenip incelik ve zarafetle bezeli en nadide sanat eserleri Sakıp Sabancı Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
İncelik ve zarafet… İslam ülkeleri sanatına ilişkin yorumlarda en çok bu iki kelimenin kullanıldığını söylüyor Louvre Müzesi’nin müdürü Henri Loyrette. Gerçekten de çiçek ve yaprak motifleriyle bezeli, altın yaldızlı, metin kenarları mavi rumilerle süslü; duaların, harflerin yan yana durmaktan çok adeta dans ettiği hat sanatıyla yazılmış bir Kur’an’a baktığımızda aklımıza öncelikle bu iki kelime gelir. Aynı şey; ilk bakışta her şeyin sabit durduğu, Batı resminden farklı olarak perspektifin kullanılmadığı, ışık ve gölge oyunları ile figürlerin hacim kazanmadığı bir minyatüre bakarken de geçerlidir. Üstelik resim size perde perde açar kendini. Hatta kimi zaman çıplak bir gözün görmeye yetmeyeceği ince detaylar sunar. Bir Osmanlı subayının giysisindeki işleme ya da sultanın oturduğu halının motifi gibi. Bu nakkaşın çizdiği, renklendirdiği bir resim olduğu kadar aynı zamanda onun sabrının sınırlarını ve bu sınırların barındırabileceği detay zenginliğini gösterir. Tabii bu, bir çini ya da seramik için de geçerlidir. Her aşaması hassas formüllere dayanan bilgi ve yaratıcılığın iç içe geçtiği muazzam bir süreçtir.
LOUVRE İSTANBUL’DA
İşte Louvre Müzesi’nin İslam Eserleri Koleksiyonu’ndaki 220 eserden oluşan, Paris Dekoratif Sanatlar Müzesi’nin de katkıda bulunduğu ve şu an Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenen ‘İslam Sanatının 3 Başkenti’ sergisinin bizlere özetlediği bu. Öyle ki Osmanlı, İran-Safevi ve Hint-Baburi sanatının en güzel örneklerinden oluşan minyatürlere, halılara, kumaşlara, çini ve seramiklere, objelere baktıkça zarafet ve incelik kelimeleri kendi sözlük anlamını da kuvvetlendiriyor. Hatta bu iki kelimenin Doğu’ya özgü bir çağrışımının olduğunu ve bunun temelinde de ‘sabırlı olmanın’ yattığını anlıyorsunuz. Bu, sadece eserlerin yıllar süren üretimiyle de sınırlı kalmayıp hız peşinde koşan günümüz modern insanını da sabırlı olmaya davet edebiliyor. Zira bir minyatürü, çini tabağı, bir Batı resmini ya da objesini seyreder gibi karşısına geçip seyredemezsiniz. Yanlarına gitmeniz, detaylardan örülü ‘dilini’ çözmeniz, resmettiği hikâyeyi ya da soyutlaşmakta olan figürleri okumanız gerekir. Ancak bu şekilde minyatürdeki genç erkeğin ya da kadının yanaklarının neden pembemsi bir hal aldığını, yahut iki çini tabaktaki renk ya da kompozisyon farkını fark edebilirsiniz. Öyle ya, romanlara hatta efsanelere konu olmamış mıdır nakkaşların bir hikâyeyi bir pirinç tanesinin bile üzerine resmedebildiği. İşte pek çok kişiye sergiyi gezerken “keşke yanımda bir büyüteç olsaydı” diye iç geçirten budur.
LOUVRE’UN KOLEKSİYONU
Louvre, Osmanlı çinisi ile ilk kez, şükûfe üslubundaki bir tabakla 1856’da tanıştı. Ama koleksiyonun zenginleşmesi 1884’de yapılan bir bağışla gerçekleşti ve zaman zaman ivme kaybetse de gerek bağışlar gerekse de alımlar yoluyla hep gelişti. Koleksiyona katılan son ünlü parça, müzeye 1994’te giren saz üslubundaki sahandır. Dekoratif Sanatlar Müzesi’ne 1889’da alınan bir ‘Baba Nakkaş’ kâsesi ve 1894’te alınan geometrik desenli mavi-beyaz bir tabak ise Osmanlı eserlerinin en güzellerinden kabul edilir. Bahsi geçen bu üç eseri bugün İstanbul Sakıp Sabancı Müzesi’nde görebilirsiniz. Yine bu sergide İznik seramiklerinin en ünlüsü olarak kabul edilen ‘Tavus Kuşlu Tabağı’ da görmeniz mümkün
TAVUS KUŞLU TABAĞIN HİKÂYESİ
Her ünlü eserin bir hikâyesi vardır. Varlıklı Mulhouse ailesinden gelen Raymond Koechlin (1860-1931), Louvre’un küratörü ve Dekoratif Sanatlar Merkez Birliği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı’ydı. ‘Tavus Kuşlu Tabağı’ ilk kez Paris’te bir dükkânın vitrininde görmüştü. Ama kentten ayrılmak zorunda olduğu için bir arkadaşından onu satın almasını rica etti. Şehre geri döndüğünde arkadaşının isteğini gerçekleştirmediğini, dahası tabağın kayıplara karıştığını öğrendi. İzini sürmeye başladı. Arayışı Londra’da sonlanacaktı. Tabak burada, bir galericinin elindeydi. Galerici, Koechlin’in arzusunu hemen fark etmişti ve fırsatı kaçırmaya hiç niyetli değildi. Tabağı satacaktı, ama bir şartı vardı; Koechlin ondan başka objeler de alacaktı. Böylece tutkulu sanat adamı tabağına kavuştu ve yıllar önce genç yaşta kaybettiği eşinin anısına onu Louvre Müzesi’ne bağışladı.
Bugün İstanbul’daki sergide bu tutkulu koleksiyonerin satın alıp müzeye bağışladığı daha pek çok eseri görebilirsiniz ki, bunlardan biri de 1905’de hediye edilen rozet desenli İran çinisi büyük tabaktır.
EDEBİYAT İLE RESMİN BULUŞMASI
Tabii sergideki eserler sadece seramik ve çinilerle sınırlı değil. Mesela Ali Şir Nevai Divanı’ndan çıkarılmış minyatürlü iki sayfa gibi. Son dönem Timuri hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara’nın (1469-1506) çocukluk arkadaşı olan Mir Ali Şir Nevai (1441-1501) döneminin önemli bir devlet adamı olduğu gibi tarihe geçecek kadar ünlü bir şairdi. Serginin edebiyat ile resmi buluşturan bir diğer ünlü eseri de İranlı şair Firdevsi’nin destanı ‘Şahname’ye ait bir sayfa. Tezhipli ve resimli bu elyazmasında insanın, güneşin ve ayın yaratılışının anlatıldığı eserin başlangıç beyitleri yer alıyor.
SİMGELERİN ANLATTIKLARI
İslam resmi bu örneklerden de anlayacağınız üzere bir hikâyeyi anlatır. Bir nevi günümüzün klipleri gibidir. Benzer bir yaklaşımı dokuma sanatlarında da görürüz. Burada da her bir desenin, figürün yıllara yayılmış, evrimleşmiş simgesi, simgeleri vardır. ‘Bellini Seccade’deki gibi. Uzmanlar mihrap motifinin camilerdeki kıble duvarını, kemerin sivri ucundan sarkan çiçeklerin ise Allah’ı ifade eden kandili simgelediğini söylüyor. Ama alttaki küçük sekizgen anahtar deliği motifi için her birinin yorumu farklı. Bazıları bunu Çin’deki efsanevi dağa dayandırırken bazıları da türbeye giden yol olarak görüyor. Kim bilir belki de; motiflerin birden fazla simgesi vardır ve hatta bilinenlere her an yenileri eklenebilir.
Zaten sanat biraz da bu demek değil mi? Bildiğimizi, gördüğümüzü sandığımız bir nesnenin, ağacın, rengin, kokunun, tablonun, kumaşın kendini yeniden üretmesi… Üstelik bu karşılıklıdır, siz sanat eserini yorumlarken aslında onun sayesinde kendinizi de yeniden yorumlarsınız.
Tıpkı ‘İslam Sanatının 3 Başkenti’ sergisinin İstanbullulara yaşattığı gibi. Çünkü bu sergi bizlere kendimiz ve tarihimizle ilgili farkında bile olmadığımız ya da sıradanmış gibi gördüğümüz özelliklerimizi bir kez daha gösterdi ki bu da yeni bir yorumlama için fazlasıyla yeterli.