Yazı: ARİF NİHAT DURSUN
Elli küsur yıldır kültür sanat dünyasının nabzını tutuyor Doğan Hızlan. Bugün hâlâ en güzel eserlerin en güzel yanlarını anlatmaya devam ediyor.
Çoğumuzun hafızasında, gazetedeki papyonlu fotoğrafı yer etmiştir Hızlan'ın. Belki birçoğumuzun yaşı kadar zaman boyunca kitapların, notaların, tabloların arasında geçen yaşamı Türkiye'deki kültür sanat dünyasına ışık tutmuş, eleştirileri kimilerine yol göstermiş, kimilerine de pek çok şey öğretmiştir bugüne dek. 1954'de ilk yazısını yazdığı o günden bu yana, tanımadığı bir kültür adamı, sanatçı ya da yazar kalmamış olan Doğan Hızlan bir edebiyatın tarihini yaşamış ve yazmış bir kültür eleştirmeni. Ya da, çok sevdiği edebiyatçı arkadaşı Erdal Öz'ün tabiriyle 'edebiyatın cumhurbaşkanı'…
Siz kitap ile ilgili Türkiye'de her yazarın ulaşmak istediği bir isim, bir otoritesiniz. Bir kitap hakkında eleştiri yazdığınızda, o kitabın satış oranlarını da etkiliyorsunuz mutlaka. Bu ne zamandır böyle?
Öncelikle teşekkür ederim, iltifat ediyorsunuz. Ben iyi niyetle, her iyi kitabın okura ulaşmasını istiyorum, bunun için çaba gösteriyorum. 1954'den beri yazıyorum. Amacım, kitabın daha çok okunması, aynı zamanda yazarın daha fazla tanıtılması. Bu işi, iyi niyetli, tarafsız ve güdümlü bir anlayış içinde olmadan yaptığım için olacak; yazarlar da kitaplarını bana gönderiyorlar.
Yetişebiliyor musunuz?
Yetişebiliyorum tabi ki… Çünkü yazabileceğimi, sevdiğimi, beğendiğimi yazıyorum. Bazen eleştirirler beni; “biraz da beğenmediklerini de yaz” diye. İnsan sadece beğendiklerine bile ancak yetişiyor; beğenilmeyeni de başkası yazsın. Ben işe olumlu yönden bakmayı seviyorum.
Murat Belge sizin için şöyle diyor bir yazısında: “…edebiyatçıları, sanatçıları sadece eserleriyle değil, gerçek kimlikleriyle de tanıdı. Birçoğunun özel hayatına vakıf oldu ama bugüne kadar bu konularla ilgili tek bir kelime yazmadı. Ben merak ediyorum Hızlan gibi kendini çok hızlı geliştiren ve değiştiren bir insan, bu tutumunu ne zaman değiştirecek ve bunları anlatacak?”
Şimdi şöyle bir şey var: Yaratıcılığın sanattaki izdüşümünü elbette ki anlatıyorum. 'Perde arkası' dediğimiz yaratıcılık serüvenini yazıyorum ancak, o süreç içinde çok kişisel olaylar da var. Tanıklıklar, gözlemler var. Esere yansıdığı oranda onları da çizmeye çalışırım.
Gerek edebiyat, gerek basın çevresinde pek çok şeye tanık oldum, birçok ailenin çok yakınına girdim evet. Onların kişisel dünyalarını yazma hakkını kendimde göremiyorum. Bu tanıklıkları adeta bana emanet edilmiş kutsal bir sır gibi görüyorum. Kendi hayatımdaki yazar arkadaşlarımı, yaşadığımız hoş anları, yaptığımız sohbetleri elbette ki yansıtıyorum. Ama şu gerçek ki, onun dışındaki tanıklıkları yazmam.
50'li, 60'lı yıllarla kıyasladığınızda bugün pek çok iletişim aracı var hayatımızda. Bu değişim nasıl etkiliyor yayın dünyasını?
Efendim, 50'li 60'lı yıllar farklı. Bugün TV veya internet bilgiyi anında veriyor. İnsanlar bilgiyi uzun uzun okumak yerine, internetten çok yüzeysel olarak anında alabiliyorlar. DVD'ler, bir sürü TV kanalı, hepsi insanın az okumasına sebep olabilecek araçlar. İşte bu araçların olduğu bir ortamda yapılacak şey; çekici olmanız!.. Çekici olabilmek, yani okutmak için de çağdaş birtakım pazarlama tekniklerini kullanmanız gerekiyor. Kitap bir ürün sonuçta. Fakat şahsen hiçbir zaman kötüyü düşünmem. Paul Eluard'ın “Gece asla tam karanlık değildir” mısrası vardır mesela. Ben de öyle düşünüyorum; en kötü durumda bile mutlaka iyi bir şey olur. Türkiye'de de türler artıyor, kitap sayısı artıyor, kitabevleri, kitap ekleri artıyor. Bunların olumsuz bir gidiş olduğunu söyleyemem.
Peki işin yazar tarafına gelince; Nobel Edebiyat Ödülü'ne bir yazar çıkardık. İkinci bir ödül alacak yazarlar çıkarabilir miyiz sizce?
Bana sorarsanız Yaşar Kemal, Nobel kazanmış nice yazardan üstün bir yazardır. Türk edebiyatının ustasıdır. Fazıl Hüsnü Dağlarca, şiirin ustasıdır. Bizde Nobel alabilecek çok yazar var. Hemen en az iki kişiyi rahatlıkla önerebilirim.
Tam olarak, Doğan Hızlan'ın misyonu nedir?
Ben bir edebiyatçıyım, eleştirmenim. Benim misyonum; yazmak… Yazmanın içinde elbette eleştirmen olarak daha çok kimsenin okur olmasını sağlamak, daha çok kimseye iyi edebiyatı ulaştırmak. Daha çok kişiyi bilinçli okuyucuya dönüştürmek. Yani edebiyatı edebiyat yapan ne varsa benim misyonumun içindedir. Ama hiç kuşkusuz bunu yan unsurlarla da beslemek lâzım. Benim için bunların başında müzik gelir ve tabi ki resim.
Sizin okurla paylaşmak istediğiniz bir şeyler var mı?
Benim okurla paylaşmak istediğim çok şey var. Mesela yakınılır; “medyada, televizyonlarda Türkçe yanlış kullanılmış” diye. Güzel ve doğru Türkçe'yi öğrenmek istiyorlarsa, onu iyi bir edebiyat yapıtından edineceklerdir.
Uçuş anılarınız var mı bizimle paylaşmak isteyeceğiniz?
Aslında her uçağa binişte tabi ki korkuyorum ama her inişte de yeniden doğmuş gibi hissediyorum kendimi. Çok uzak yerlere gitmiyorum. Bir kere, söz verdiğim için Japonya'ya gittim. Buradan 3,5 saat Londra, 13,5 saat de oradan Tokyo'ya uçtum. 17 saatlik uçuşlar artık benim için fazla geliyor. Sıkıldığım için değil, artık doktorların tavsiyesiyle çok uzun uçuşlara gitmiyorum. Ama tabi uçmaya öyle alıştık ki, artık gideceğimiz yere uçuş yok ise, nasıl gideceğiz diye düşünüyoruz. İnsanoğlu işte alışıyor hemen.
Okumak, uçmanın önemli bir parçası aslında. Uçuşlarda özellikle de uzun menzillerde genellikle hepimiz ya kitap, ya mecmua ya da gazete okuyoruz. Zamanı okuyarak geçiriyoruz çoğunlukla. Bir kitap eleştirmeni nasıl geçiriyor bu süreyi?
Ben de kitap ya da mecmua okuyorum tabi ki; ama yine de insanın kendi çalışma masasındaki gibi olmuyor. Bir de şimdi ipod gibi bir imkân var. İkisi birden, hem okuyup hem müzik dinleyerek, sanki odamdaymışım efekti yaratarak uçuş süresini geçiriyorum.